Sırrı Us

Didem Merve Zamanoğlu

Zümrüt Tablet Bulunma Hikayesi

Zümrüt tablet bulunmadan önce işaretleri gelmişti. Balinus bize bunun hikayesini anlattı. Yalnız bir farkla, çok gizle…
Bakalım yorumlamaya kalksak, Balinus’un hikayesini nasıl yorumlardık?

“Yaşadığım yerde tahta bir sütunun üzerine dikilmiş bir heykel vardı. Sütun üzerinde şu yazılar okunuyordu: “Ben kendisine ilim verilmiş olan Hermes’im; eserim önce herkese açıktı, ancak daha sonra, benim kadar bilge biri tarafından yeniden bulunsun diye, sanatımı sakladım.” Heykelin göğsünde ise eski dilde yazılmış şu yazılar vardı: “Eğer birisi varlıkların yaratılışının sırlarını merak ediyorsa ayaklarımın altına baksın

Bulunma hikayesi tanışmayla başlıyor aslında. Bir heykel, bir metayla karşılaşmayı ve bu metanın kendini tanıtarak beklentisini anlatmasıyla başlıyor. Gelişime götüren sürecin başı meraktır. Ve yazının “benim kadar bilge biri tarafından yeniden bulunsun diye” demesiyle anlatıcının aslında hedefinin oluşması ve zihne atılan ilk tohumun kaynağını görüyoruz. Burada bir seçim sunuluyor. Seçimin sonucunda vaat bilgeliğin bulunuşu. Bu bir seçimdir. Gelişecek olan bir sürecin başlangıcıdır. Balinus bunu seçmeyebilirdi de, kendinden önceki nesiller gibi!

Merak uyandıran yazının, tahta sütun üzerine yazılmış olması, tahtanın ömrüyle yok olup gidebilecek bir bilgeliğin de sembolüdür aynı zamanda. Aslında Hermes süreli bir eylem başlatmıştır. Önceleri herkese açık olması, bilgeliğe ulaşmanın kolaylığını ve hümanist yaklaşımını göstermektedir. Lakin, bilgelik ve bilgi aslında her şeyden ve tüm yaratılmışlardan daha değerlidir. Ki sonra göreceğiz, tablet de sübtil olana ulaşmayı, onun da üstünde yaratıcının kudretini anlatır.

Heykelin ip ucu verdiği yazının, heykelin göğsünde olması çok anlamlıdır. Göğüs kafesi hayati organları taşımanın yanı sıra, “can”ı da taşır. Can ve ruhun kapısı kalptir. Kalbin kapısından geçebilen, sırlara erişebilendir. O zaman insan sebebe ulaşır. Görünmeyen bu kapı aslında kişinin kendini aşması, özünü olgunlaştırıp, kabuktan sıyrılması, bilgeliğin yüce anlamlarına ulaşmaya değer olacak kadar gelişmesi anlamındadır. Fiziken gelişimin süreci dünya hayatına bağlıyken, ruhsal gelişim kendini yetiştirmek, zihnini açmak, kalbini hafifleterek arzulardan arınmayla mümkün olabilir. Arınmış bir kalp sebebe, ayakların altına, bittiği sanılan yerde hakikatin başlangıcına ulaşır. Dünyayı algılayış, düşünme, omurganın sonu ve sinir ağlarının merkezi beyinde, baştaysa; dünyaya gelişin sırları, sebepler, kaynakla etkileşim de uçlardadır. Burası sınırdır. Algılanabilen sınırlar toprak ile beden arasında, ayakların altındadır. Ötesi… Ötesi zaten öte.

“Herkes bu heykeli görmeye gelirdi ve ayaklarına bakıp bir şey bulamazlardı. Ben ise, küçük, zavallı bir çocuktum.”

Büyüme arzusu, erişme, gelişme ve sebebe ulaşma gayreti. Fiziksel gelişimin, bütüne ulaşmadaki rolünü anlatır. Herkesten farklı olduğunu kavramak başlangıçtaki adımdır. Görmeye gelenler, iki göz ile bakmışlardır. Bulamamışlardır. Zira ayağın altını göz ile göremeyiz.

“Fakat büyüyünce, kuvvetlenince, göğsünün üzerindeki yazıyı okudum ve anlamını kavradım. Ve hemen sütunun altını kazmaya başladım. Toprağın altında içine güneş ışığı girmeyen karanlık bir geçit buldum. Burada bir meşale de yakmaya çalışmak da boşunaydı, çünkü sürekli esen rüzgâr buna izin vermiyordu.”

Artık okuyup yazabilir hale gelmek, fiziksel ve ruhsal gelişimin birliğinin ilk adımıdır. Bu durum günümüzde 6-7 yaş sınırıdır. Anlamını kavradığı anda artık merakının sonuçlarına da hazırdır. Sınırı aştığı yerde yeni bir geçit olduğunu görmek yeni bir merakla birlik yeni bir yol demektir. Bu alan artık fiziki Dünya şartlarından ayrı bir alandır. Bilgeliğin mekânında gerçek aydınlık Güneş ışığı olmaktan uzak, ruhun aydınlığıdır. Ki zaten bilgi, hava elementidir. Hermes de bilgeliği vurgulamaktadır sütundaki yazıda. Bilgeliğin olduğu yerde ether vardır. Ve arzular son bulmadan ateş yanmaya devam eder. Yeterince bilge, aydınlık bir kalpte ateş yerine ışık vardır.

“Karanlık yüzünden keşfettiğim yere giremiyordum ve rüzgârın gücü ışığın yanmasına izin vermiyordu.”

Hala arzu vardır. Hedef vardır. Amaç vardır. Erişim için çırpınmak vardır. Bu nedenle karanlık görünmektedir hala. Gayb’dır. Keşfettiğini düşündüğü yer, bilgeliğin doğasından uzak henüz. Maddeye dayalı bir zihinle bakıyor hala. Durmadan denemek de arzuyu sürükleyen bir çalışma, arzusuzluk ne demek?

“Tedirgin bir uykuya daldığımda yüzü bana benzeyen bir ihtiyar karşımda belirdi ve bana seslendi: “Kalk Balinus ve yeraltına gir; bu yol seni yaratılışın sırrına götürecek ve Doğa’nın nasıl oluştuğunu göreceksin” ,,

Tedirgin, bir duygu hissediyor. Beşeri alışkanlıkların devam ettiğini anlıyoruz buradan. Kendine cesaret veren kişi ise daha yaşlı hali, yani artık olgunlaşmış erişmiş hali. Zaten arzusu da bilinç altında budur. Bilgelik. Bilgelik ne der? Arzulardan uzak bu kavram nedir? Yüksek benliğinin kendine verdiği cesaret, çocukluğundaki seçimini hatırlatır niteliktedir. Kendine, kendi ismiyle sesleniyor oluşu da aynı anlamdır. Benliği, bedenine hükmeder şekilde emreder. Kalk Balinus! Karanlık yönlerinle yüzleş! Bu karanlık karşılaşma seni aydınlatacak! Aradığın anlamlara vakıf olacaksın. Nasıl bu hayatı seçtiğini anlayacaksın. Yaradılışın, Dünya’nın, “sen”in ne-den oluştuğunu göreceksin.

“ “Karanlık hiçbir şeye izin vermiyor ve ışık rüzgâra dayanmıyor” diye yanıtladım. ,,

İlginç olan, karanlıktaki görme eylemidir. Bir çift gözün algıladığı ışık iken, karanlıktaki görme eylemi kalp gözüyle mümkündür. Düşüncelerin üşüştüğü zihinde aydınlığın yapılanması olanaksızdır. Kaygılı uyumuştu zaten.

“O zaman bana dedi ki: “Balinus, ışığını şeffaf bir kabın içine koy, böylece rüzgârdan korunmuş olacaktır. Ve seni karanlıkta aydınlatacaktır. “ ,,

Kalbinde yalnızca “can”ını taşıdığını, bilginin okyanusunda, bilgeliğin doğasında, algısını meditatif düzeye çekmesini anlatmaktadır. Böylece fikirlerin ve bunları oluşturan arzuların zihnini savurmasına engel olabilecektir. O halde ışığı içinde hissedecektir.

“Bu sözler benim ruhumu neşe ile doldurdu ve isteğime ulaşacağımı hissettim. Ona seslendim: “Siz kimsiniz? Bu büyük iyilik için kime minnettarım?

“Ben senin yaratıcınım, mükemmel olan! “ ,,

İsteğine ulaşacağını bilmenin verdiği huzur yine bilgeliğin doğasından gelmektedir. Çünkü bu sefer hissetmiştir. Bilmek eylemi artık, yazıya, kağıda, kaleme, objeye bağlı değildir, eylemsizliktedir. Yüksek benliğinden gelen cevaplar ile iletişime kapıları açılmıştır.

“O anda neşe içinde uyandım, onun bana söylediği gibi ışığı şeffaf bir kabın içine koydum ve yeraltına girdim.”

Artık burada aynı sembolik dili Balinus’ un da kullandığını görmekteyiz. Meditatif zihin ile algılamayı öğrenmiş, kendini inisiye etmiştir. Kadimlerin pür neşesi içindedir. Korku, arzu, düşünceler içeren rüzgârdan zihnini sakınmayı öğrenmiştir. Saflaşma vardır.

“Orada altın bir tahtın üzerinde oturan yaşlı bir adam gördüm. Elinde zümrüt bir tablet tutuyordu ve tabletin üzerinde “Doğa’nın varoluşu buradadır” diye yazıyordu. Önünde duran kitapta ise “Bütün var olanların yaradılış sırrı ve her şeyin nedenlerinin bilimi buradadır.” diye yazıyordu.”

Bilgelik var oluş kadar eskidir. Her şeyden değerli olduğundan bilgi, gizlerin içindeki cevherdir. Hakikate ulaşmak demek, kabuklardan arınmaktır. Var oluş mitlerinin hepsinde, beşerî iyelik ile başlayan öyküler, sebebi anlatmaktadır. Adem’in ayvayı yemesi de bunlardandır.

“Bu kitabı korkusuzca aldım ve buradan çıktım. Bu Bütün Var olanların Yaradılış Sırrı kitabında yazan her şeyi öğrendim; Doğa’nın nasıl var olduğunu anladım ve her şeyin nedenlerinin bilgisine eriştim. İlimim beni meşhur etti. Tılsım ve olağanüstü şeylerin bilgilerini öğrendim; dört elementin birleşmelerini, çekimlerini, itimlerini tanıdım. ,,

Hakikate ulaştıktan sonra korkunun esamesi Balinus’ta ne gezer. Bilgiye kendini açan zihnin, kalp ile bütünleşmiştir artık. Kâinatın da ötesine ve alemlerin üstüne vakıf olmuştur. Maddeler arası geçişi, dönüşüm metotlarını, tetik kodlarını öğrenmiştir. O öğrenmeye açtıkça kendini, bilgi de ona akmıştır. 4’ün birliğini, her 1’in diğerine etkisini, kendi aralarındaki kombinasyonlarla meydana gelen oluşumları zihni karşılayabilecek düzeydedir artık.

Ve bir sınav hep baki kalır. O da benliğini korumaktır. Meşhur olmak da bundandır. Ki yücelerin en yücesi, yaradandır. İlksel özdür. Kibre yer yoktur.

Yorumu, Hermes Trisgemiste’nin Zümrüt Tableti’ni okumuş mudur bilmem, değerli ozanın aşka olan sözleriyle sonlandıralım.

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışım çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban

Yar deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban

Önce naz sonra söz ve sonra hile
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban

Boşa bağlanmamış bülbül gülüne
Kar koysam köz olur aşkın külüne
Şaştım kara bahtın tahammülüne
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim çözülmüyor Mihriban

Şair: Abdurrahim Karakoç

 

Kaynakça: http://www.hermetics.org/Zumrut_Tablet.html

didem

didem

Cevap bırakın

Hakkımızda

Hakkımda bahsedilecek pek çok şey var aslında. Her insan gibi benim de upuzun bir hikayem olabilir. Belki de biraz edebiyatla birkaç cilt… Bir Temmuz günü Van’da doğmamla başlıyor bu gösteri.

Son Gönderiler

Bizi Takip Edin.

Reklamlar

Abone olun