Vaktin birinde bir dağ köyünde iki ermiş yaşarmış.
Ermişlerden biri kunduracılıkla geçimini sağlar, her gün hanım-bey müşterilerine hizmet verirmiş. Kunduracının hikmetini, mükemmel yaptığı çarıklardan değil, iradesiyle havada duran bir torba dolusu buğdaydan anlarlarmış. Bez torba hiç bir yere bağlı olmadan dükkanın tavanında köşede havada asılı dururmuş. Kunduracı her sabah dükkanını açınca bu torbadan bir avuç alıp meydandaki kumrulara atarmış. Sonra da işine başlarmış.
Diğer ermiş ise çobanlıkla geçimini sağlar, alıp başını gitti mi aylarca geri dönmezmiş. Dağlarda, yüksek ovalarda hem hayvan otlatır, hem ilmine kadir katarmış. Ne mal, ne mülk, ne de sefa… Hiç biri umrunda değilmiş. Azığına kanaat eder, bulduğunu giyermiş. Çobanlıktan kazandığını da yetimlere bağışlar, yeniden dağlara dönermiş. Çobanın hikmetini sual eden olmazmış.
Olmazmış ama köy halkı hep bir merak içindeymiş iki ermişten hangisi daha aydınlık diye. Yarışma düzenleyecek halleri yok ya, dervişler hiç yarışır mı? Ama insan aklı durmaz, alıp başını gitmek mi kalıp mücadele etmek mi diye düşünür.
Günlerden bir gün, kunduracı bir hanıma ayakkabı denetiyormuş. Hanım beğenmedikçe başkasını giydirip çıkarıyormuş dükkanda. Çobanın da tabanı delinmiş taş toprak yürümekten, kunduracıya tamire gitmeye karar vermiş.
Çoban içeri girdiğinde havada asılı duran bir torba buğdayı görünce anlamış kunduracının da bir derviş olduğunu. Fakat şaşırmış, nasıl dokunur bir kadının ayağına diye. Böyle derviş olunur mu? Çoban bir süre izlemiş içeriyi kapı ağzından. İçerdekiler fark etmemişler gözlendiklerini.
Çoban dükkana girince havada asılı duran torba düşmüş aniden, buğdaylar yere saçılmış. O an kunduracı içeri birinin girdiğini anlamış ama gelenin bir derviş olduğunu anlamamış.
Köy halkı olanları duymuş mudur bilinmez.
Gökten üç elma düşmüş.





